Danıştay 6. Dairesinin E.2026/2171, K.2026/3488 sayılı kararı, idari yargıda dava açma sürelerinin uygulanması ve kanun yararına temyiz kurumunun bireysel uyuşmazlık üzerindeki etkisi bakımından dikkat çekici değerlendirmeler içeriyor.
Karara konu uyuşmazlıkta davacı, yapı kayıt belgesinin iptaline ilişkin idari işleme karşı süresi içerisinde dava açmış; ancak dava dilekçesindeki eksiklikler nedeniyle İYUK’un 3. ve 15. maddeleri uyarınca dilekçenin reddine karar verilmiştir. Davacı bunun üzerine yenileme dilekçesi sunmuş, sonraki yargılama sürecinde ise dava, süre aşımı bulunduğu gerekçesiyle reddedilmiştir. İlk davanın süresinde açılmış olmasına rağmen yenilenen dilekçenin süre yönünden yeniden değerlendirilmesi uyuşmazlığın merkezinde yer almaktadır.
Dilekçenin Reddedilmesi Süresinde Açılan İlk Davayı Ortadan Kaldırır mı?
Danıştay 6. Dairesinin değerlendirmesinde öne çıkan husus, dava açma sürelerine ilişkin usul kurallarının mahkemeye erişim hakkını ölçüsüz biçimde sınırlandıracak şekilde yorumlanamayacağıdır.
Daire; hukuki güvenlik ve belirlilik amacıyla dava açma sürelerinin öngörülmesinin meşru olduğunu kabul etmekle birlikte, usul kurallarının uygulanmasının kişinin uyuşmazlığını bir mahkeme önüne taşımasını fiilen imkânsızlaştırmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Kararda bu yaklaşım Anayasa Mahkemesinin mahkemeye erişim hakkına ilişkin içtihadıyla birlikte ele alınmaktadır.
Somut olay bakımından önem taşıyan nokta, davacının dava konusu işlemi öğrendikten sonra yasal dava açma süresi içerisinde yargı yoluna başvurmuş olmasıdır. Danıştay’ın kararından çıkan sonuç şu şekilde ifade edilebilir:
Usul eksikliği nedeniyle dilekçesi reddedilen davacının süresinde açtığı ilk dava yok sayılamaz. Yenilenen dilekçenin bağımsız yeni bir dava gibi değerlendirilerek süre aşımından reddedilmesi, mahkemeye erişim hakkı bakımından sorun doğurabilir.
Karar bu yönüyle, İYUK m.15 kapsamında verilen dilekçe ret kararlarından sonra yapılacak süre değerlendirmelerinde ilk başvurunun süresinde yapıldığı gerçeğinin göz ardı edilemeyeceğine ilişkin önemli bir uygulama ortaya koymaktadır.
Daha Temel Sorun: Hukuka Aykırı Karar Tespit Ediliyor, Ancak Sonuç Değişmiyor
Kararın belki de daha dikkat çekici boyutu ise uyuşmazlığın kanun yararına temyiz yoluyla Danıştay önüne gelmiş olmasıdır.
İYUK m.51 kapsamında Danıştay, kesinleşmiş bir kararın hukuka aykırı olduğunu kanun yararına temyiz incelemesi sonucunda ortaya koyabilmektedir. Bununla birlikte maddenin ikinci fıkrasının sonuç bakımından getirdiği kural şöyledir:
Kanun yararına bozma, daha önce kesinleşmiş olan merci kararının hukuki sonuçlarını ortadan kaldırmaz.
Bunun ortaya çıkardığı paradoks açıktır: Yargı kararı hukuka aykırı bulunmakta; fakat bu hukuka aykırı karar nedeniyle hakkını kaybeden taraf bakımından sonuç devam etmektedir.
İncelenen kararda bu durum, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı ve 10. maddesindeki eşitlik ilkesi yönünden tartışılmakta; İYUK m.51/2 hükmünün anayasal açıdan değerlendirilmesi gündeme gelmektedir.
Bu tartışma kanun yararına temyiz kurumunun temelindeki önemli bir gerilimi görünür hale getirmektedir: İçtihat birliğinin ve hukukun doğru uygulanmasının sağlanması amacıyla hukuka aykırılık tespit edilirken, bu hukuka aykırılıktan doğrudan zarar gören kişinin durumunun düzeltilmemesi mahkemeye erişim hakkı bakımından ne ölçüde kabul edilebilir?
Değerlendirme
Danıştay 6. Dairesinin kararı iki nedenle uygulamada yakından takip edilmelidir.
İlk olarak, idari yargıda dilekçe ret kararından sonra yenilenen dilekçelerde dava açma süresinin değerlendirilmesi, mahkemeye erişim hakkını ortadan kaldıracak ölçüde şekilci bir yaklaşımla yapılamaz. Süresinde açılmış ilk davanın varlığı süre değerlendirmesinde dikkate alınmalıdır.
İkinci ve daha temel mesele ise İYUK m.51/2’nin kanun yararına bozmanın taraflar üzerindeki etkisini dışlayan yapısının anayasal haklar karşısındaki konumudur. Hukuka aykırılığı yüksek mahkeme tarafından ortaya konulan kesinleşmiş bir kararın birey bakımından bütün sonuçlarını sürdürmesi, mahkemeye erişim hakkı, hukuki güvenlik ve eşitlik ilkeleri bakımından önemli bir tartışma alanı oluşturmaktadır.
Danıştay 6. Daire, E.2026/2171, K.2026/3488
