Taraflar, aralarındaki uyuşmazlığın dinî kurallara göre çözülmesini öngören bir tahkim şartı kararlaştırabilir mi? Bu sorunun cevabı; tahkim anlaşmasının geçerliliğine, uygulanacak kuralların nasıl belirlendiğine, uyuşmazlığın tahkime elverişliliğine ve kamu düzeninin sınırlarına bağlıdır. Özellikle milletlerarası tahkimde böyle bir tercihi destekleyen hukuki dayanaklar bulunmakla birlikte, Türk hukuku bakımından bütün uyuşmazlıkları kapsayan koşulsuz bir cevap vermek doğru olmaz.
Mesele yalnızca İslam hukukuyla sınırlı değildir. Yahudi hukukuna, Hristiyanlık içindeki dinî normlara veya başka inanç geleneklerinden kaynaklanan kurallara yapılan atıflarda da aynı temel sorular ortaya çıkar: Taraflar neyi seçmiştir, bu seçim ne kadar açıktır ve ortaya çıkan hakem kararı devletin hukuk düzeni içinde hangi şartlarla sonuç doğurabilir?
Tahkim şartı ile uygulanacak kuralların seçimi
Tahkim anlaşması, tarafların belirli bir hukuki ilişkiden doğan uyuşmazlıklarını hakem veya hakem kuruluna bırakmasını sağlar. Uyuşmazlığın esasına uygulanacak hukuk kurallarının belirlenmesi ise ayrı bir tercihtir. Hakeme hakkaniyet ve nasafet temelinde veya dostane çözüm yoluyla karar verme yetkisi tanınması da ayrıca değerlendirilmelidir. Sözleşmede bir dinin adının geçmesi, bu üç sonucu kendiliğinden doğurmaz.
Bu ayrım, Viyana Bölge Medeni İşler Mahkemesinin 2 Mayıs 2025 tarihli kararını anlamak için de önemlidir. Taraflar yalnızca İslam hukukuna atıf yapmamış; hakeme ayrıca hakkaniyete göre karar verme yetkisi tanımıştı. Dolayısıyla karar, dinî normların tek başına ve her koşulda uygulanabileceğine ilişkin genel bir hüküm olarak okunmamalıdır. [6][8]
Viyana kararı ne söyledi?
LGZ Wien’in 47 R 65/25v ve 47 R 66/25s sayılı kararında taraflar, sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların “İslam hukuku (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat)” doğrultusunda ve hakkaniyet temelinde çözülmesini kararlaştırmıştı. Uyuşmazlık, sözleşmenin ihlalinden doğan parasal tazminat talebiydi. Hakem, 15 Ocak 2024’te yaklaşık 1,18 milyon avroluk bir ödeme kararı verdi. Borçlu, kararın icrasına karşı tahkime elverişlilik ve Avusturya kamu düzeni yönlerinden itirazlar ileri sürdü. Mahkeme, parasal sözleşme talebini tahkime elverişli buldu ve kararın sonucunda Avusturya hukuk düzeninin temel değerlerine aykırılık görmedi. [6]
Mahkeme, Avusturya Medeni Usul Kanunu’nun tarafların üzerinde anlaştığı hukuk hükümleri veya hukuk kurallarına göre karar verilmesini düzenleyen §603 hükmüne dayandı. Bu ifadeyi yalnızca devletlerin çıkardığı kanunlarla sınırlı görmedi; tarafların başka normatif davranış düzenlerine de atıf yapabileceğini belirtti. Tarafların hakkaniyet temelinde karar verilmesine açıkça yetki vermiş olmasına da ağırlık verdi. Kamu düzeni denetimini, dinî normların tamamının soyut biçimde incelenmesinden ziyade somut hakem kararının sonucuna yönelik bir denetim olarak ele aldı. [6]
Bu kararın Türk hukuku bakımından doğrudan bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Karar, Avusturya hukukuna ve belirli bir parasal sözleşme uyuşmazlığına ilişkindir. Şeymanur Osta’nın karar incelemesi, dinî normların tahkimdeki konumunu tartışmak için yararlı bir başlangıç sunmaktadır. Bununla birlikte, tek bir kararın genel ve tamamlanmış bir hukukî dönüşümün kanıtı olarak değerlendirilmesine temkinli yaklaşılmalıdır. [7]
Nitekim Lehmann ve Petschnig, mahkemenin yaklaşımını olumlu değerlendirirken kaynak ve yöntem kullanımını eleştirmektedir. Avusturya’daki bir uyuşmazlıkta Alman hukukuna ve hukuki otoritesi tartışmalı çevrim içi kaynaklara dayanılması, bu eleştirinin başlıca noktaları arasındadır. Dolayısıyla kararın sonucu ile gerekçelendirme yönteminin ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir. [8]
Diğer kararlar tartışmaya nasıl katkıda bulunuyor?
İngiliz Temyiz Mahkemesinin Shamil Bank v Beximco kararı bu konuda sıkça anılır. Finansman sözleşmeleri İngiliz hukukuna tabi kılınmış, buna “Şeriat ilkelerine tabi olma” ifadesi eklenmişti. Mahkeme, Roma Sözleşmesi dönemindeki kanunlar ihtilafı çerçevesinde uygulanacak hukukun bir devlet hukuku olması gerektiği sonucuna vardı; ayrıca atıf yapılan dinî ilkelerin sözleşmede yeterince belirlenmediğini değerlendirdi. [9]
Ancak bu dava, İngiliz mahkemesinde görülen bir finansman sözleşmesi uyuşmazlığıydı; tahkim yargılaması değildi. Karar, tarafların belirli dinî ilkeleri sözleşme şartı olarak dâhil etmelerine ilişkin genel bir yasak koymadı. Mahkeme, önündeki geniş ve belirsiz ifadeyi bağımsız bir uygulanacak hukuk seçimi olarak kabul etmedi. Bu nedenle kararın tahkimde dinî kuralların seçilmesini bütünüyle yasakladığı ileri sürülemez. [9]
AİHM Büyük Dairesinin Molla Sali v Greece kararı da tahkim kararı değildir. Yunan mahkemeleri, Müslüman bir kişinin Yunan Medeni Kanunu uyarınca düzenlediği vasiyete rağmen miras uyuşmazlığına Şeriat kurallarını uygulamıştı. AİHM, başvurucu dul eşin mülkiyet hakkından yararlanması bakımından ayrımcılık yasağının ihlal edildiğine karar verdi. Kararın tartışmaya katkısı, gönüllü özel tercihle devletin kişiye dinî hukuk uygulamasının farklı hukuki sorunlar olduğunu göstermesidir. [10]
Avusturya Yüksek Mahkemesinin 9 Ob 34/10f kararı, Suudi aile hukukundaki boşanma sonrası nafaka sınırının Avusturya kamu düzenine aykırı olup olmadığının somut duruma göre değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu karar da tahkim uyuşmazlığına ilişkin değildir. 8 Ob 88/24k kararında ise dinî nikâh belgesindeki mehir vaadi, Avusturya’nın eski medeni hukukundaki “Morgengabe” kategorisi içinde değerlendirilmiş ve gerekli noter şekli bulunmadığı için geçersiz sayılmıştır. Bu karar, dinî kökenli bir düzenlemenin devlet hukukunca nitelendirilip o hukukun şekil şartlarına tabi tutulabileceğini gösterir. [11][12]
Türk hukukunda milletlerarası tahkim bakımından değerlendirme
İlk soru, hangi tahkim rejiminin uygulanacağıdır. 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu, yabancılık unsuru taşıyan ve tahkim yeri Türkiye olan uyuşmazlıklar başta olmak üzere, kapsamına giren tahkimlere uygulanır. Kanunun 12/C maddesi, hakemlerin taraflarca uyuşmazlığın esasına uygulanmak üzere seçilen hukuk kurallarına göre karar vermesini öngörür. [1]
Hukuk kuralları ifadesi, seçimin mutlaka belirli bir devlet hukukuyla sınırlı olması gerekmediği görüşüne önemli bir metinsel dayanak sağlar. Bu nedenle milletlerarası tahkimde tarafların açık ve belirli biçimde seçtiği dinî kaynaklı kuralların uygulanabileceği savunulabilir. Bununla birlikte, incelenen kaynaklarda doğrudan bu seçimi ele alan ve meseleyi yerleşik biçimde çözen bir Türk yüksek mahkeme kararı tespit edilemediğinden, bu değerlendirme kesinleşmiş içtihat olarak sunulmamalıdır.
Ayrıca dinî kurallara atıf ile hakkaniyete göre karar verme yetkisi birbirine karıştırılmamalıdır. MTK m. 12/C uyarınca hakemin hakkaniyet ve nesafet kurallarına göre veya dostane çözüm yoluyla karar verebilmesi, tarafların açık yetkilendirmesine bağlıdır. Dinî normların seçilmiş olması, tek başına bu yetkinin de verildiği anlamına gelmez. [1]
Millî tahkimde durum daha tartışmalıdır
Yabancılık unsuru bulunmayan ve tahkim yeri Türkiye olan uyuşmazlıklarda Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 407 ve devamı maddeleri uygulanır. HMK m. 408, tarafların serbestçe tasarruf edemediği uyuşmazlıkları ve Türkiye’deki taşınmazların aynî haklarına ilişkin uyuşmazlıkları tahkim dışında bırakır. HMK m. 433/3 ise hakeme hakkaniyet ve nasafet kurallarına veya dostane çözüm yoluna göre karar verme yetkisinin ancak tarafların açık izniyle verilebileceğini düzenler. [2]
Buna karşılık HMK’da, uyuşmazlığın esasına uygulanacak dinî veya başka bir devlet dışı norm sisteminin seçilmesine ilişkin MTK m. 12/C kadar açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle milletlerarası tahkim için ileri sürülen değerlendirmeyi millî tahkime doğrudan aktarmak isabetli olmaz.
İbrahim Ülker’in 2020 tarihli makalesi, HMK’nın bu konudaki sessizliğini taraf iradesine alan tanıyan bir yaklaşım olarak yorumlayarak millî tahkimde İslam hukuku kurallarının seçilebileceğini savunmaktadır. Bu görüş, tartışmada dikkate değer bir doktrin kaynağıdır; ancak bağlayıcı bir yargı kararıyla aynı hukuki ağırlıkta değildir. [13]
Makalenin atıf yaptığı Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 22 Haziran 2016 tarihli, 2016/4931 E., 2016/6886 K. sayılı kararı, hakem kararının esasının ve hukukun doğru uygulanıp uygulanmadığının iptal davasında yeniden incelenemeyeceğiyle ilgilidir. Dinî normların seçimini doğrudan onaylayan bir karar olarak kullanılamaz. Tahkimde sınırlı yargısal denetimin kabul edilmesi, uygulanacak kuralların seçimine ilişkin her sorunu kendiliğinden çözmez. [13][14]
Dinî normların sözleşmeye alınması ile hukuk seçimi arasındaki fark
Devlet mahkemesinde görülen yabancılık unsurlu sözleşme uyuşmazlığında MÖHUK m. 24, tarafların sözleşmeye uygulanacak hukuku seçmesini düzenler. Bu seçim, kural olarak bir devlet hukukunun belirlenmesi çerçevesinde değerlendirilir. Dinî normların sözleşmeye ölçüt veya şart olarak alınması ise ayrıca ele alınmalıdır. [3]
Örneğin taraflar, sözleşmelerine belirli bir dinî gelenekten kaynaklanan ödeme, kâr paylaşımı veya davranış ölçütlerini dâhil etmek isteyebilir. Böyle bir düzenleme, uygulanacak devlet hukukunun sözleşme yorumuna, geçerlilik şartlarına ve emredici kurallarına tabi bir sözleşme hükmü olarak değerlendirilebilir. Bunun hukuki etkisi, atfın içeriğine ve uyuşmazlığın türüne göre belirlenir. Dinî bir kaynağa atıf yapılmış olması, devlet hukukunun koruyucu hükümlerini kendiliğinden bertaraf etmez.
Türk hukukunda kamu düzeni nasıl değerlendirilir?
Tahkim kararının iptali bakımından MTK m. 15/A(2)(b) ve HMK m. 439, kamu düzenine aykırılığı mahkemece dikkate alınabilecek iptal nedenleri arasında sayar. Yabancı hakem kararının Türkiye’de tanınması ve tenfizinde ise New York Sözleşmesi m. V(2), uyuşmazlığın tahkime elverişli olmaması veya tanıma ve tenfizin mahkemenin kamu düzenine aykırı bulunması hâllerinde ret imkânı verir. Sözleşmenin uygulanabilirliği, kendi kapsam şartları çerçevesinde ayrıca değerlendirilir. [1][2][5]
Kamu düzeni, her emredici hukuk kuralıyla özdeş bir kavram değildir. Hakemin hukuku devlet mahkemesinden farklı yorumlaması veya bir hukuk kuralını hatalı uyguladığı iddiası da tek başına sınırsız bir esas denetimi yapılmasına imkân vermez. Kamu düzeni denetimi, tahkim kararının hukuk düzeninin temel değerleriyle bağdaşabilirliğine yönelir. Yargıtay’ın anılan 2016 tarihli kararı da hakem kararının esasının yeniden incelenmesine ilişkin sınırın önemini göstermektedir. [14]
MÖHUK m. 5’teki “açıkça aykırılık” ölçütü ise yetkili yabancı hukuk hükmünün somut olaya uygulanmasına ilişkindir. Bu hüküm, tahkimdeki bütün kamu düzeni denetimlerinin doğrudan ve tek ölçüsü olarak kullanılmamalıdır. İptal, tanıma ve tenfiz ile yabancı hukukun uygulanması farklı hukuki denetim yollarıdır. [3]
Türk hukukunda kamu düzeni, tek ve kapalı bir listeyle tanımlanmamıştır. Uyuşmazlığın niteliği ve başvurulan denetim yolu önem taşır. Anayasa’nın demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti ilkesi; eşitlik, din ve vicdan özgürlüğü, hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma güvenceleri değerlendirmede dikkate alınması gereken temel çerçeveyi oluşturur. [4]
Bu çerçevede bir normun dinî kökenli olması, tek başına kamu düzenine aykırılık sonucunu doğurmamalıdır. Bununla birlikte, taraflardan birinin dinî kuralları seçmeye zorlanması, yargılama sırasında eşit söz hakkından yoksun bırakılması veya kararın sonucunun temel haklarla bağdaşmayan bir ayrımcılık yaratması kamu düzeni bakımından ciddi sorunlar doğurabilir. Taraf iradesi, özgürlüklerin kullanılmasını sağlayan bir araç olarak korunurken temel hakları etkisiz bırakmanın gerekçesine dönüştürülemez.
Hangi uyuşmazlıklar tahkime götürülebilir?
Tahkime elverişlilik, kamu düzeninden ayrı olarak incelenmelidir. Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edebilecekleri özel hukuk uyuşmazlıkları bakımından tahkim mümkün olabilir. Buna karşılık boşanma statüsünün kurulması, ceza sorumluluğunun belirlenmesi veya tarafların tasarrufuna bırakılmayan kişisel durum meseleleri özel hakeme devredilemez. Türkiye’deki taşınmazların aynî haklarına ilişkin kanuni sınırlama da ayrıca gözetilmelidir. [1][2]
Aile ilişkilerinden doğan bir talebin parasal olması da tek başına tahkime elverişliliğini göstermez. Talebin hukuki niteliği, tarafların tasarruf yetkisi, emredici hükümler ve uygulanacak tahkim rejimi ayrıca incelenmelidir. Dinî bir tahkim şartı, tahkime elverişli olmayan bir uyuşmazlığı tahkime elverişli hâle getiremez.
Dinî kurallara atıf yapan şart nasıl hazırlanmalı?
“Uyuşmazlık dinî kurallara göre çözülür” gibi genel bir kayıt, uygulanacak normları ve hakemin yetkisini belirsiz bırakabilir. İslam, Yahudilik, Hristiyanlık, Hindu gelenekleri veya Budist topluluklarla ilişkili normlar tek ve her yerde aynı biçimde yorumlanan kodlar değildir. Her geleneğin içinde farklı mezhepler, yorumlar, otoriteler ve uygulama kaynakları bulunabilir.
Bu nedenle sözleşmede, hangi normların hangi metin veya yorum çerçevesinde seçildiği ve hangi sözleşmesel meselelere uygulanacağı açıkça belirlenmelidir. Normların anlamı veya aralarındaki öncelik konusunda görüş ayrılığı çıkarsa bunun hangi yöntemle çözüleceği de düzenlenmelidir. Gerektiğinde uzman görüşünden yararlanılması, tarafların bu görüşü inceleyip tartışabilmesine imkân veren bir usulle yürütülmelidir.
Tahkim yeri, uygulanacak usul kuralları, dil ve hakem atama yöntemi ayrıca gösterilmelidir. Hakemin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, tarafların eşitliği, iddia ve savunmalarını sunabilmeleri ve delillere erişimleri güvence altına alınmalıdır. Hakkaniyete göre karar verme yetkisi isteniyorsa bu yetki de açıkça verilmelidir. Uygulanacak emredici hükümler, tahkime elverişlilik ve kamu düzeni sınırları her durumda gözetilmelidir.
Türk hukukunda dinî kurallara atıf yapan bir tahkim şartına ilişkin en isabetli cevap, şartları açıklanmış bir evettir. Milletlerarası tahkimde MTK m. 12/C’nin “hukuk kuralları” ifadesi önemli bir hukuki dayanak sunar. Millî tahkimde ise taraf iradesini esas alan olumlu doktrin görüşleri bulunmakla birlikte HMK aynı açıklıkta değildir ve incelenen kaynaklarda meseleyi doğrudan çözen yerleşik bir Yargıtay içtihadı tespit edilememiştir.
Her iki rejimde de seçim, tahkime elverişli uyuşmazlıklarla sınırlıdır. Tarafların iradesi özgür ve açık olmalı, tahkim süreci adil yürütülmeli ve hakem kararının sonucu Türk kamu düzeniyle bağdaşmalıdır. Bu nedenle belirleyici inceleme, seçilen normların kaynağıyla birlikte seçimin şartlarına, uyuşmazlığın niteliğine ve kararın somut etkilerine yönelmelidir.
Kaynaklar
- 4686 sayılı Milletlerarası Tahkim Kanunu, özellikle m. 1, 12/C ve 15.
- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, özellikle m. 407, 408, 433 ve 439.
- 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun, özellikle m. 5, 6 ve 24.
- Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, özellikle m. 2, 10, 24 ve 36.
- 1958 New York Sözleşmesi, özellikle m. V(2)(a) ve (b), UNCITRAL.
- LGZ Wien, 47 R 65/25v; 47 R 66/25s, 2 Mayıs 2025, resmî RIS karar metni.
- Şeymanur Osta, “Tahkimde Dinî Normlara Atfın Dönüşen Statüsü: Viyana Bölge Mahkemesi’nin 2025 Tarihli Kararı Üzerine Bir İnceleme”, Karar İncelemeleri Dergisi, 4(1), 2026, s. 93–112.
- Matthias Lehmann ve Lukas Petschnig, “Islamic Law in Domestic Arbitration: Some Thoughts on a Recent Austrian ‘Scandal’”, Cuadernos de Derecho Transnacional, 18(1), 2026, s. 651–661.
- Beximco Pharmaceuticals Ltd v Shamil Bank of Bahrain EC [2004] EWCA Civ 19.
- AİHM Büyük Daire, Molla Sali v Greece, Başvuru No. 20452/14, 19 Aralık 2018.
- Avusturya Yüksek Mahkemesi, OGH 9 Ob 34/10f, 28 Şubat 2011.
- Avusturya Yüksek Mahkemesi, OGH 8 Ob 88/24k, 26 Eylül 2024.
- İbrahim Ülker, “Türkiye’de Tahkimde İslam Hukuku Kuralları Uygulanabilir mi?”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 28(3), 2020, s. 1083–1110.
- Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, 22 Haziran 2016, 2016/4931 E., 2016/6886 K.
